Çanakkale Savaşında Yaşanan Olaylar

 

BOMBARDIMAN ALTINDA TEK KADIN GAZETECİ

ÇANAKKALE Savaşları'nı izleyen Bulgar gazeteci Wanda Zembrzuska'nın, Çanakkale cephesinde görev yapan tek kadın muhabir olduğu belirtildi.

Yıllardır Osmanlı arşivlerinde Çanakkale Savaşları'nı araştıran Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya, kayıtlarda Bulgar gazeteci Wanda Zembrzuska'nın Çanakkale cephesinde görev yapan tek kadın gazeteci olarak göründüğünü söyledi. Cepheye Batılı ülkelerden 50'den fazla gazetecinin gelip haber yaptığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esenkaya şunları söylerdi:

''Çanakkale cephesi açıldıktan sonra, birinci Cihan Harbi'nin diğer cephelerinde oldukça bir yavaşlama, hatta bekleme süreci başlıyor. Çünkü Çanakkale'de İngilizler kazanırsa, ki ümitleri tamamen o. Hemen İstanbul'u elde edip Mayıs ayında Almanlar'a karşı güçlü bir taarruzla Almanlar'ın işini bitirip, harbi en geç Haziran 1915'de tamamlamayı planlıyorlardı. Fakat Türkler'in hem 18 Mart, hem de sonrasında kara muhaberelerinde kahramanca mücadelesi sonucunda bütün devletler Gelibolu'da ne oluyor diye hiç umulmadık derecede sayısı 50'yi aşkın muhabirler grubunu bölgeye gönderiyordu. Wanda hanım da bunlardan biri. Bulgaristan'ın Otro Gazetesi'nin muhabiri Wanda Zembrzuska, 19 Ağustos 1915'te savaşları takip etmek için Osmanlı Genel Karargahı'ndan izin talep etmiş. O zaman henüz 24 yaşında olan Bulgar gazeteci, Romence, Fransızca, Bulgarca ve Almanca biliyor. Cephedeki ilk haberini ise Otro gazetesine 2 Eylül 1915'te ulaştırmış.''

YERALTINDAKİ ORDU KARARGAHI

Osmanlı arşivlerinden Bulgar gazetecinin 13 günlük serüvenini incelediğini ve 5 haberini bulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Esenkaya şöyle devam etti:

''Bunların ilkinde, İstanbul'dan çıkıp Tekirdağ'a kadar olan yolculuğundan bahsediyor. Bir torpido botuna bindiklerini belirtiyor ve İstanbul'daki Çanakkale harbinin izlerini çok net biçimde aktarıyor. Tekirdağ'da mola verdiklerinde, cepheye yiyecek götüren deniz araçlarının tamamen bakliyat, kavun ve karpuz yüklü olduğunu gördüğü bilgilerine yer vermiş. Bu bilgiler ise bugün bize her yerden Çanakkale'ye büyük bir destek sağlandığını gösteriyor. Karargah izlenimlerini anlatan bir diğer haberinde ise, karargaha yaklaşırken bir uçak bombardımanı ile karşılaştıklarını, ancak ciddi anlamda bir panik yaşamadıklarından bahsediyor. Bir başka haberinde bir yüzbaşı tarafından götürüldükleri Liman Von Sanders ile karşılaşmasında, 64 yaşındaki komutandan 'ne kadar diri duruyor' diye bahsediyor. Ayrıca 5'inci Ordu karargahının toprak üstünde olmadığını, tamamen zeminde olduğu bilgisini veriyor. Mesela bizde böyle bir bilgi yoktu. Onun anısından öğrendik. Alman Paşa Liman Von Sanders ile yaptığı konuşmaya ilişkin notlarında ise Sanders'in kendisine, 'Cephede tek kadın muhabir olarak görev yapmaktan korkmuyor musunuz' diye sorduğundan bahsediyor. Ayrıca etraftaki iki farklı karargahtan bahsediyor. Birisi Alman, diğerinin ise Türk geleneklerine uygun karargahlar olduğunu söylüyor.''


AMİRAL BATIRAN MUHRİP!

NATO tatbikatı sırasında ABD uçak gemisinden atılan füzelerle yanlışlıkla vurulan TCG Muavenet Muhribi ile Çanakkale kahramanı Muavenet-i Milliye'nin hikâyesi 'belgesel' oldu. Belgesel yapımcısı Savaş Karakaş, yeni çalışmasında aynı ismi taşıyan iki Türk muhribini; "Muavenet"leri anlattı. 
Ahmet Saffet idaresindeki Muavenet-Milliye, 12 Mayıs 1915 gecesi Çanakkale Boğazı'nda İngiliz Savaş gemisi H.M.S Goliath'ı 570 askeriyle batırarak destan yazmıştı. 
Olayın ardından İngiliz Bahriye Nezareti Birinci Lordu W. Churchill ve Kurmay Başkanı Amiral Lord Fisher, istifa etmişti. İkinci muhrip TCG Muavenet ise, 1 Ekim 1992'deki NATO tatbikatı sırasında ABD'nin "Saratoga"dan atılan füzeyle vurulmuş ve 5 Türk denizcisi ölmüştü.


ZAFER'İN CANLI ŞAHİDİ

7 çocuk 21 torun 3 tane torunun torunu bulunan Tayiş Ediz, 1. Dünya Savaşı'nı gördüğünü ve o yılları yaşadığını belirterek, Kırıkkale Yahşihan mühimmat depolarından mermi ve silahları cepheye taşıdığını, o günlerde çılgın Tayiş lakabını aldığını anlattı.

Savaş döneminde Türk milletinin çok sıkıntı çektiğini anlatan Tayiş Nine, "Bu millet kazandıkları zaferleri kolay kazanmadı. Atatürk bu millete inandı ve Türk milleti dünyaya birlik ve beraberliğin ne olduğunu öğretti" diye konuştu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün çektiği sıkıntıyı kimsenin çekmediğini belirten Tayiş Ediz, "Şimdi sıkıntı çektiklerini söyleyenlere ben gülüyorum çünkü Türk milleti sıkıntının ne olduğunu 1. Dünya Savaşı'nda gördü ancak buna rağmen hiç kimseye boyun eğmedi, dilenmedi, imanına ve Türklüğüne güvenerek bu ülkeyi düşmana karşı amansızca savundu" dedi.

Tayiş Nine, "7 sene kıtlık gördük. Şimdiki gençlik ne gördü ki bizler ne sıkıntılar çektik. Atatürk bu vatanı bizlere kazandırmak için elinden geleni yaptı. Atatürk altında bir at ile köy köy gezerek savaşları kazandı. Yeni nesil, topraklarımıza Atatürk gibi sahip çıkmalı. Benim yaşadıklarım ve gördüklerim anlatmakla bitmez" şeklinde konuştu.

Tarihi ulu çınar olan Tayiş nine eşini otuz yıl önce kaybetmiş. Kızı Gülsüm (65) ve damadı Mehmet ile müstakil bir evde beraber yaşayan Tayiş Nine, hayatı boyunca hiç doktora gitmediğini, yemek ayrımı yapmamakla birlikte yoğurt, pekmez, turşu ve sebze yemeklerini tercih ettiğini anlattı.

Hayatı ve yaşamayı çok sevdiğini belirten Tayiş Nine hiç sinirlenmediğini, kendisini ziyarete gelenlerden çok memnun olduğunu ifade etti.


YARALILAR MUAYENE OLMADAN ŞEHİT OLDULAR

Ege Üniversitesi (EÜ) Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü tarafından düzenlenen "Çanakkale Muharebelerinde Sağlık Meseleleri" konulu seminerde konuşan Türk Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Mertcan Akan, savaşta birçok yaralının henüz muayenesine başlanmadan şehit olduğunu söyledi.

EÜ Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü tarafından her hafta çarşamba günleri düzenlenen seminerlere bir yenisi daha eklendi. Türk Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Mertcan Akan tarafından düzenlenen seminerin konusu, Çanakkale Zaferi'nin yaklaşan yıldönümü nedeniyle "Çanakkale Muharebelerinde Sağlık Meseleleri" oldu. Enstitü binasında düzenlenen seminerde, Osmanlı Devleti'nin o yıllardaki durumu, savaşa nasıl girdiği ve Çanakkale Savaşı'nın önemine değinen Akan, savaşa katılan komutanların ve askerlerin ağzından sağlıksız savaş koşullarının aktarıldığı anektodlar sundu.

Cephedeki en büyük sorunun susuzluk olduğunu söyleyen Mertcan Akan, "Cephede ortaya çıkan sağlık sorunları çok büyüktü. Özellikle ishal, sıtma ve iskorbüt gibi hastalıklar nedeniyle birçok asker şehit olmuştur. Cephedeki en büyük sorun ise iki tarafın da suyla çevrili olmasına rağmen susuzluktu. Savaş sırasında gölgede ölçülen sıcaklıklar 84 dereceyi buluyordu. Savaş ortamında susuzluğun ne boyutlara geldiğini tahmin etmek çok güç değildir" dedi.

Ameliyat ve dezenfektasyonun zor koşullarda yapıldığını ifade eden Akan, "Birçok yaralı henüz muayenesine başlamadan şehit olmuştu. Ameliyatlar, yetersiz malzeme ve hijyen eksikliği yüzünden oldukça zor yapılıyordu. Bu nedenle özellikle kemik ameliyatlarından sonra kangren ve gazlı kangren sonuçları artmıştı" diye konuştu.

Savaşın psikolojik etkilerine de değinen Mertcan Akan, "Böyle bir savaş ortamında akıl sağlığını korumak da oldukça zor. Bu yüzden özellikle İngiliz askerler arasında birçok intihar vakası gerçekleşmiştir. Savaşın sonunda 180 bin 436 şehit ve yaralımız vardı. Bunlardan 22 bin 610'u sağlık nedenleriyle yaralanmış ve şehit olmuştu" şeklinde konuştu.


ATATÜRK'ÜN ÇANAKKALE'DE MEDYADA YER ALAN 
İLK FOTOĞRAFINA ULAŞILDI 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya, Atatürk'ün Çanakkale Savaşları sırasında medyada ilk kez yer alan fotoğrafına ulaştığını bildirdi. 
Esenkaya, yaptığı açıklamada, ''Çanakkale Savaşları Sırasında Türk Basınında Mustafa Kemal'' adlı araştırmasını tamamladığını söyledi. 
Atatürk'ün, dönemin Donanma Mecmuası adlı derginin 27 Ekim 1915 tarihli sayısında, cephede Anafartalar Komutanı olduktan sonra kendisine tahsis edilen bir otomobilin içinde görülen ilk fotoğrafının yer aldığını belirten Esenkaya, ancak fotoğrafın altında ismine yer verilmediğini ifade etti. 
Ahmet Esenkaya, 29 Ekim 1915 tarihli dönemin saygın gazetelerinden Tasvir-i Efkar'da da Atatürk'ün bir fotoğrafına yer verildiğini, fotoğrafın altında ise şu ifadelerin bulunduğunu kaydetti: 
''Çanakkale Deniz Savaşları'nda olağanüstü yararlılık gösteren, olağanüstü şeref ve şanlı muharebe yapan, boğazları, halifelik makamı olan İstanbul'u kurtaran komutanlarımızdan güçlü, hamiyetli, saygın Albay Mustafa Kemal Beyefendi.'' 
Esenkaya, bu fotoğrafın yayımlanmasının ardından Enver Paşa'nın son derece kızdığını, gazetenin sahibi Yunus Nadi'ye, milletvekili olduğu için bir şey diyemediğini, ancak bazı gazete görevlilerini hapsettirdiğini ve birkaç gün gazeteyi kapattırdığını anlattı. 
Donanma Dergisi'nin ''Şen Satırlar'' adlı 9 Aralık 1915 tarihli sayısında İstanbul'dan Gelibolu Yarımadası'na gelen ayan ve milletvekilleri heyetinin Atatürk ile birlikte çekilmiş 4 fotoğrafının kullanıldığını, ancak Atatürk'ün adından hiç bahsedilmediğini anlatan Esenkaya, şu bilgileri verdi: 
''Bu olay, dönemin politik düşüncesini yansıtıyor. Ama konu Harp Mecmuası'na gelince iş değişiyor. Propaganda amaçlı, Enver Paşa'nın emriyle çıkarılmış Harp Mecmuası'nın 1915 yılı aralık ayı sayısında 3'te 1 boyutta 'Anafartalar Kumandanı Miralay Mustafa Kemal' altyazılı temiz bir fotoğraf yayımlanıyor.'' 
Esenkaya, yine Harp Mecmuası'nın 4'ncü sayısının kapağında, Gelibolu Yarımadası'ndaki Kireçtepe'de gazi askerlerin mermilerle yaptığı anıtın önünde Atatürk'ün yer aldığı fotoğrafın altında ise ''Çanakkale'de Kireçtepe'de büyüklüğüne söz bulunmayan, her an canlarını feda eden o mübarek şehitler yatar'' diye bir ibarenin yer aldığını, Atatürk'ün isminden hiç bahsedilmediğini söyledi. 
Bu çalışmasıyla ilk kez Mustafa Kemal Atatürk'ün medyadaki görünümünü ve şöhretini ortaya koyduğuna işaret eden Esenkaya, Enver Paşa'ya rağmen Atatürk'ün Çanakkale'de yakaladığı şöhrete ve medyada yer almasına kimsenin engel olamadığını sözlerine ekledi.


Anzakların torunları, Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak tarihteki yerini alan Çanakkale Savaşı'nın 91. yıldönümünde, savaşta yaşamını yitirenlere saygılarını sunmak üzere her yıl Gelibolu'da buluşuyor ...
Ağustos 1914... Osmanlılar Balkan felaketinin yıkıntılarını onarmaya çalışırken Berlin, Londra ve Paris’te milyonlar coşku içinde cepheye koşuyordu. Savaşın en geç Noel’e kadar biteceğinden kuşku duyan çok azdı. Ne var ki erken bir zafer umudu sonbahar yağmurlarıyla birlikte, İsviçre sınırından Manş Denizi’ne kadar uzanan siperlere gömülüp kaldı.
Bu durum savaşın müttefik liderlerini görüş ayrılığına sürükledi: “Avrupacılar” diye adlandırılan birinci grup bütün kaynakların batı cephesine aktarılmasını, her ne pahasına olursa olsun siperlerin yarılarak geçilmesini savunurken, diğer grup ise doğudan dolaşılmasından yanaydı. Marmara Boğazları aşılırsa Osmanlılar savaştan çekilir, Rusya’ya destek götürülebilir ve bu sayede Almanya geniş cephelerde sıkıştırılabilirdi.
Akdeniz’den gelecek bir saldırı Osmanlıların beklemediği bir şey değildi. Savaş bulutları toplanırken Rusların İstanbul yakınlarına bir çıkarma planladıkları biliniyordu. Keza İngilizler ve Ruslar 1914 yazında Osmanlıların bütün yaklaşma girişimlerini geri çevirmişlerdi. 3 Kasım 1914’te Çanakkale’ye yapılan bombardıman ise güneyden gelmekte olan yeni tehlike için ek bir uyarı oldu. 1915 başlarında Mısır ve Yunanistan’dan gelen istihbaratlar ile müttefik gemilerinin Akdeniz’deki faaliyetleri, çatışmanın yaklaştığını haber verdi. Büyük kapışma için tarihi sahne hazırlanırken, yeniden yapılandırılan Türk ordusunun yarısını oluşturan 21 tümen Trakya ve Boğazlar’da toplanmaktaydı.
Çanakkale’nin ilk raundu Şubat 1915’te başladı. İngilizler kıyı tabyalarını yıkmak için 18 Mart’a kadar yedi büyük bombardıman yaptılar. Mart’ın ilk haftasında da kıyıya birkaç akın yaparak Seddülbahir’deki topları yok etmeye çalıştılar. Ölüm bu topraklara dönmüştü ve tıpkı batı cephesinde olduğu gibi burada da askerlerin çoğu düşmanını hiç görmeden son nefesini verecekti. I. Dünya Savaşı’nda muharebe alanlarının hâkimiyeti topçunun eline geçmişti. Yüzbinlerce asker son anlarında sadece yaklaşan top mermisinin ıslığını duydu.
Kastamonulu çiftçiler ve İstanbullu yedek subayların Cardiffli kömür işçileri, İskoç yaylacıları ve Avustralyalı koyun çobanlarını yöneten mağrur İngiliz subayları ile karada karşı karşıya gelmelerinden önce müttefiklerin Çanakkale’yi denizden geçme umutlarının tükenmesi gerekiyordu. Bu olay 18 Mart günü meydana geldi. Türk topçusunun engelleme ateşi nedeniyle İngiliz mayın tarama filosunun faaliyet gösterememesi ve Nusrat mayın gemisinin son gece döktüğü ek mayınlar, müttefik gemi kayıplarının kabul edilemez seviyeye çıkmasına neden olmuştu. Nusrat’ın komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey iki gün önce kalp krizi geçirmesine rağmen göreve çıkmış ve mayınları döktükten sonra dönerken ölmüştü. Çanakkale’de savaşanlar için iki yıl önceki Balkan felaketinin acısı henüz çok tazeydi. Bu durum, müttefiklerin Çanakkale’yi geçmeleri halinde meydana gelecek daha büyük felaketleri önlemek için onları büyük fedakârlıklara hazır hale getirmişti.
Neticede İngiliz donanmasının iradesi kırılmış oldu. Churchill bu olayı şöyle değerlendirmişti: “Milletlerin servetleri akıp giderken ve milyonlarca insan cephelerde ölürken, denizlerde dört–beş bin savaş gemisi dolaşırken, Nusrat gemisinin gizlice döktüğü bu yirmi demir kap harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından bütün diğer gayretlerden daha kesin sonuçlu oldu.” İngilizler 18 Mart’tan sonra pes edip çekilmediler. Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirip planlarını sürdürme ısrarı içerisindeydiler. Bunun için İngiltere’den getirdikleri tümenleri Mısır’da toplanmakta olan Avustralya ve Yeni Zelanda birlikleri ile takviye edip 15 tümenlik bir güç yığdılar. Bunların hepsi Türk tümenlerinden daha çok askere sahipti ve daha iyi donatılmıştı. Ayrıca iki Fransız tümeni, İngiliz ve Fransız denizaşırı imparatorluklarından gelen Hintli ve Senegalliler ve hatta bir Yahudi mekkare (katır) taburu müttefik ordusunu tamamlıyor, Türk ordusunu destekleyen birkaç yüz Alman subay ve teknisyen ise bu muharebeleri adeta I. Dünya Savaşı’nın mikrokozmosu haline getiriyordu.
Çanakkale SAvaşı'ndan belgelerle esir ifadeleri...
"Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar: Burada dost bir vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde uyuyacaklardır. Bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır..." Ulu Önder Atatürk’ün böyle seslendiği yabancı askerlerin 90 yıl önceki ifadeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yayınlanan "Destan ve Abide: Çanakkale" adlı eserinde yayınlandı. Bugüne kadar yayınlanmamış belge ve fotoğrafların da yer aldığı eser, Çanakkale destanında mertliği, cesareti ve centilmenliği gözler önüne seriyor Eserin "Belgelerle Esir İfadeleri" adlı bölümü ise ilgi çekici öğeler taşıyor. Çanakkale Savaşı’nının bazı esirlerinin ifadeleri şöyle:
-Yüzbaşı A.J.Dawes (Gurkha Rifles): ...Almanlara esir olmaktansa Türklere esir olmak daha iyidir. Çünkü, Mısır’da Mısır ordusunda ifa-yi hizmet ettiğim zaman pek çok Türk zabitan ve ahalisi ile temasta bulunduğum cihetle iyi bir surette malumat sahibiyim.
Binaenaleyh zaten pederim de aynı fikirde bulunduğu cihetle beni Türklere ısındıracak surette nasayihde bulunmuştur. Ve hakikaten vurulduktan sonra bana ettikleri hüsn-i muameleden fevk-al-hadd müteessir ve mütehassısım. Bana ilk kelime-i uhuvveti sarf zabit iki gün sonra vurulmuş ve benim bulunduğum hastaneye sevk edilmiş olduğundan orada gördüm ve gayet iyi surette seviştik.
-Muhammed Kamara (Memleketi bilinmiyor-Müslüman asker):... Türkler pek güzel müdafaa etmiş olmasa idiler şimdiye kadar Fransız-İngilizler İstanbul’a gireceklerdi. Son yağmurlarda bütün siperler dolmuştu.
Herkes ayakta durmaya mecbur kalmıştı. Yatmak mümkün değildi. Bu hal 2 gün devam etti. Bundan böyle ben burada yaşayacağım. Zevcem ise orada ne yaparsa yapsın...
"TÜRKLER TARAFINDAN KURTARILDIM"
-Yüzbaşı Liuetenant S.T.W.Goodwin (Avustralya Emperyal Forsu):
...Asker çekildiği gün sabahleyin uçuyordum. Makineme arız olan sakatlıktan dolayı denize indim. Canımı kurtarmak için sahile doğru yüzmeye başladım. Pek ziyade yorulmuş bir halde iken Türkler tarafından kurtarıldım.
-Mülazım-ı Sani William George Stewart Fawkes: ...Kendime geldiğim zaman semada yıldızlar parlıyordu. Beni ölü zanneden Türkler kafama vücuduma tüfeklerini koymaya başladılar. Biraz kıpırdasam mucib-i helakım olacaktı. Yine kendimden geçmişim. Tekrar kendime geldiğim zaman zabt etmeye çalıştığım Türk siperinin içinde ve etrafımda şefik ve rahim yüzlü Türk evlatlarını gördüm. Bana su, yiyecek verdiler ve omuzlarında taşıyarak müdavat-ı evveliye mevkiine getirdiler. Bu ulvi cenabane muamelenin ve bundan buraya gelinceye kadar gördüğüm muamele-i insani-yetkaranenin hakikaten medyun-ı şükranıyom. Bunu burada söylediğim gibi vatanıma dönmek nasib olursa orada da bi-muhaba söyleyeceğime namusumla temin eylerim.
-Perrin Louis (Tunus): ... Benim hissiyatım daha fazla kuvvetler gelip daha fazla fedakarane hareket edilirse bu sene Boğaz’ı açabilirler. Hiçbir şikayetim yoktur. Yalnız şarabımız noksandır. Bana gayet güzel bakıldı.
BİR ESİR MEKTUBU...
Belgelerin içerisinde yer alan ve John Styl adlı askerin 21 Ağustos 1915’te kaleme aldığı ve gazetelerde yayınlanmak üzere ülkesindeki basın müdürlüğüne gönderdiği mektup da savaş ortamında yaşanan olanaksızlıklara rağmen yabancı askerlere gösterilen iyi muameleyi gözler önüne seriyor. Styl’in mektubundan bazı satırlar şöyle:
Bu ayın dokuzundan beri burada esir-i harp olarak bulunuyorum. Ben Şark Lokşir Alayı’nın 6. Taburu’nda idim.
...Gerek ben ve arkadaşlarım her hal ve hususta Türk zabitanının ahsen-i manasıyla birer centilmen olduklarını burada beyana fırsat yab olduğumdan dolayı cidden bahtiyarım. Türk zabitanından daha hoş rüfekayı seyahatle beraber bulunmak istemem. Nöbetçi neferinden tutunuz da zabitana kadar hepsi hakkımızda nezaket-i tamme ibraz eylediler.
...Yemek ve buna mümasil hususattaki muamelelerine gelince her ne kadar bittabi Türk yemekleri bizimkilere benzememekle beraber pek mebzul surette verilmektedir ki aynı zamanda pek temiz ve lezzetlidir.
Yedi pencereli odamız büyük ve bir nezaret-i kamileye sahiptir. Odamız her gün süpürülüp yıkanmaktadır. Yataklarımız şikayeti mecbur olmayacak derecede rahat ve üzerimizde fanile örtüler de pek iyidir.
...Fi-l hakika cümlemiz hüsn-i muamele görmekteyiz. Birçok kereler  üsera refiklerim ve zabitan ile görüştüm. Cümlesi hüsn-i muameleden dolayı beyan-ı memnuniyet eylemektedir.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !